| Cathedrale Notre-Dame de Paris |
"Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. Hem akıl çağıydı, hem aptallık. Hem inanç devriydi, hem de kuşku. Aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi. Hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı. Hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana - sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece 'daha' sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi."
Charles Dickens İki Şehrin Hikayesi'ne bu satırlarla başlar. İki şehir Fransız İhtilali Dönemi'nin Paris'i ve Londra'sıdır. Şehirler birbirine tezatlık oluşturur. Birine şatafatlı, görkemli, refah dolu yaşam hakimdir. Diğerine ise özgürlük, hak, eşitlik gibi en doğal ve temel kavramların mücadelesini veren insanların zor zamanları hüküm sürer.
Hayallerin, beklentilerin, umutların ve Paris'in bana ne hissettirdiğini ele almaya çalışacağım. Çok da umrumdaydı be adam diyebilirsiniz, görmezden gelebilirsiniz ama bu beni neler düşündüğümü, akıl süzgecimden neler geçirdiğimi, en önemlisi de neler hissettiğimi açıklamanın hazzına kavuşmaktan alıkoyamaz. Aynı hayal kurmanın hazzından alıkoyamayacağı gibi.
Hayatı bir dakikalığına durdurabilme gücüne sahip olduğunuzu düşünün. Etrafınızdaki her şey bir dakikalığına ama tamamen size ait. Dilediğiniz kadar seyredin, betimleyin, eleştirin, gözlemleyin, çıkarımlar yapın. Her saniyesinde özgürlük kavramını en derinlerine kadar yaşadığınız bir dakika. Az önce size kötülenen, aşağılanan, yerin dibine sokulan ''hayal kurma'' eyleminin ne işe yaradığını anlattım. Bırakın insanlar kötülesin, aşağılamaya devam etsin. Bu sizi hayal kurmaktan ve dondurulmuş zamandan keyif almaktan alıkoymasın.
Eninde sonunda onlar sonuca odaklanmış, ve bunu değiştirme şansına sahip değilsiniz.
Sonuç ve süreçten bahsetmişken, Maksim Gorki üçleme otobiyografisinin ilk kitabı olan Çocukluğum'daki satırlarıyla yardımıma koşar.
''Bir cumartesi günü sabah erkenden Petrovna'nın sebze bahçesine şakrakkuşu yakalamaya gittim; uzun süre çabalamama karşın, bu kırmızı göğüslü, kibirli kuşlardan hiçbiri tuzağıma düşmedi. Güzellikleriyle nispet yapıyorlarmış gibi sertleşmiş gümüşsü kar örtüsü üzerinde keyifle geziniyor,uçup çalıların çiyin sarıp ısıttığı dallarına konuyorlardı; üzerlerinde canlı çiçekler gibi göründükleri dalları sallayınca dallardan mavimsi kar kristalleri dökülüyordu. Bu o kadar güzel bir görüntüydü ki, avımın başarısız geçmesi hiç canımı sıkmıyordu. Hırslı bir avcı değildim; av sürecini, avın sonucundan daha ilginç buluyordum. Bu küçük kuşları izlemek, onların yaşamlarını düşünmek bana büyük keyif veriyordu.''
Paris.
Sokaklarına, meydanlarına, Seine Nehri'ne, Notre Dame Katedrali'ne, kısaca her köşesine hayallerin hakim olduğu şehir. Ama ''masallardan fırlama'' diyemeyeceğim kadar da gerçek. Hayallerin ve gerçeklerin kesişim noktası.
Yolculuğumun 22. gününde Barcelona'dan akşam üzeri trene biniyorum. Yolculuğum hızlı trenle tamı tamına 6.5 saat sürüyor. Öğreniyorum ki iki şehrin arası yaklaşık 1000 km, otobüsle 15 saatlik yol. Süresinin gözü korkutmasının aksine yolculuğum bazı aktörlerin de etkisiyle oldukça keyifli geçiyor. Eşyalarımı yerleştirip koltuğuma kuruluyorum. Hemen sonra bir kadın ile kızı geliyor. Benden erkek arkadaşının yanına oturması için yerimi erkek arkadaşının birinci sınıfta olan yeriyle değişmemi istiyor. Yorgunluğumu, eşyalarımı tekrar taşıyamayacağımı göze alarak ve özür dileyerek olumsuz yanıt veriyorum.Vagonda başka bir kız teklifi kabul ediyor ve bu sefer de o kızın yerine geçmem isteniyor. İşlerini kolaylaştırıyorum ve yerimi onlara veriyorum. Erkek arkadaşı az sonra yanıma gelip teşekkür ediyor. Sohbet ediyoruz, adımı asla tahmin edemezsin diyor. Özbek Kökenli Fransız'ın adı Timur'muş. Fransız petrol şirketi Total'de mühendismiş. Bana Paris'i anlatıyor, tavsiyeler veriyor. Paris'i soruyorum, çünkü Avrupa'da İstanbul'a karakteristik olarak benzeyen tek şehir Paris. Her çeşit insan var ve göçmenlerin sayısından dolayı suç oranları çok fazla.
Paris'e 23.00 gibi ineceğimi göz önünde bulundurarak geceyi garda geçirmeyi düşünmüştüm ve hostelimde o gece için rezervasyonum yoktu. Hostel Gare du Nord'a yakındı fakat ben Gare Du Lyon'a inmiştim. Nasıl gidebileceğime dair zerre fikrim olmadığı için rezervasyon yapmamıştım zaten. Timur'a bunu anlattığım zaman bana tepki gösterdi. Hem geceyi garda geçirmek istiyormuşum hem de Paris'in güvenli olmadığını iddia ediyormuşum. Benim için internetini açtı, hostele o geceyi de dahil ettik ve bana iki gar arasındaki metro ulaşımını detaylıca anlattı. Yaşadığım şeyler bir genellemeyi daha çürütmüş oldu. Fransızlar soğuk, kibirli, burnu havada değil, aralarında soğuk insanlar var.
Aktörlerden biri de ismini bilmediğim bu küçük Mademoiselle idi. Annesinin sayısız telkinine karşın yol boyunca benle saklambaç oynadı. Belki gezime yalnız çıkmıştım, ama yol beni hiçbir zaman yalnız bırakmadı. 6.5 saatlik tren yolculuğu dahil.
Paris'te ilk günüme geç başlıyorum. Notre Dame eteklerinde, Seine Nehri kıyısında şehrin ruhunu yavaş yavaş hissetmek istedim. Üzerine Victor Hugo'nun dünya klasiği yazdığı Notre Dame beni bu görkemli şehirde en çok etkileyen yapıydı.
| Notre-Dame de Paris |
Nehrin kıyısında otururken sağ tarafımdan birisi '' Are you travelling alone?'' şeklinde laf atıyor. Gezginlerin klişe konu başlatma muhabbetidir, bilginize.
İsmi Piim, Tayland'dan üç aylığına yaz boyunca Paris'te Fransızca öğrenmek için gelmiş.Bir gün sonra Paris'ten ayrılıp üç ay süren macerasını sonlandıracakmış. Yani benim Paris'teki ilk günüm, onun ise son günü.Bir sonraki sabah Barcelona'ya gitti. Her şeyden konuşma fırsatı bulduk. Arch de Triomphe, Chams-Ellysees, Sainthe-Chapelle, Eiffel'i uzaktan izleyebileceğiniz en güzel nokta gibi çoğu yeri beraber geziyoruz. O şehre veda ederken ben şehirle tanışmaya başlıyorum. Eğlenceli bir giriş günü oluyor benim için. İşin en enteresan tarafı ise Seine kıyısında tanıştığınız ve beraber gezdiğiniz biriyle aynı hostelde hatta aynı odada olduğunuzu fark etmeniz.
| Arch de Triomphe |
Paris'teki ikinci günüm. Parislilerin yaşamını yakından görebildiğim bir gündü. Timur'un tavsiyeleri ile kendi keşfettiğim yerlerin beni etkilediği bir gün oldu. İlk durağım Canal St. Martin. Paris'in turistlerden uzak noktalarında Fransız insanının hayatına karışmaktan keyif alıyorum. Kanalın etrafında çok sayıda insan zaman geçiriyor. Nehir Parisliler için büyük önem taşıyor. İnsanlar haftasonlarını, işten arta kalan zamanlarını nehrin kıyısına yere örtü serip bir şeyler yiyip içerek, muhabbet ederek geçiriyor.
Paris'te inanılmaz yaygın kafe kültürü var. Hal böyle olunca da genel olarak oturduğunuz çoğu kafede güzel kahveler tatma şansınız oluyor. Yuvarlak masaların etrafında karşı karşıya değil de yanyana oturan insanlar görüyorsunuz. Şehri gezdiğiniz süre boyunca görmeye devam edeceksiniz.
Sonraki durağım Marche des Enfants Rouge. Yerel bir pazar diyebiliriz. Oradan Le Marais'e geçiyorum. Sağımda ve solumda oldukça küçük vitrinlere sahip butik giyim mağazaları görüyorum. Yine buraya yakın mesafede olan Place des Vosges'e geliyorum. Dört tarafını kiremit renkte ve Fransız Mimarisi'ne özgü gri, bol pencereli çatı şekilleriyle tarihi binaların sardığı meydan-park. İnsanlar peyzajına önem gösterilmiş parkta çeşitli şekillerde budanmış ağaçların ve sanat eseri gibi olan süs havuzların bulunduğu parkta çimlerin üzerinde sosyalleşiyorlar. Meydanı çevreleyen binaların altındaki dükkanlarda sanat galerileri var.
| Place des Vosges |
3.Gün
Paris'te üçüncü günümün çok büyük bir kısmı Louvre Müzesi'nde geçiyor. Çok önemli bir müze olmasının yanında saray komplekslerinin büyük olmasıyla da insanı etkiliyor. Binalar dört tarafınızı sarmış, meydan oluşturmuş gibi.
| İzinsiz çektiğim sayısız fotoğraftan birisi Louvre |
| Musee Du Louvre |
| The Death of Sardanapalus -Eugene Delacroix Asur Kralı Sardanapal'in aldığı yenilgi nedeniyle intihar etmeden önce tüm mal varlığını yok ettirmesini ve cariyelerini öldürtmesini betimliyor. |
Louvre'daki yorucu ama bir o kadar da keyifli saatler sonunda günü Champs Elysee ve Eiffel'de zaman geçirerek noktalıyorum.
''Fransa'ya ne kadar kızsam Paris'e kötü gözle bakamam; çocukluğumdan beri yüreğim ona bağlıdır. O, benim içimde en güzel şeylerle bir aradadır: Sonradan başka güzel şehirler gördükçe onun güzelliğine daha derin bir sevgiyle bağlandım. Paris'i yalnız kendisi için seviyorum; yabancı süslere boğulmuş olarak değil, kendi halleriyle seviyorum; kusurlu, belalı taraflarına varıncaya kadar her şeyi ile ve candan seviyorum. Beni Fransız yapan yalnız bu büyük şehirdir; halkıyla büyük, dünyadaki yeriyle büyük, hele türlü türlü rahatlıklarıyla büyük ve eşsiz olan, Fransa'nın şerefi ve dünyanın en soylu ziynetlerinden biri sayılan bu şehirdir. Tanrı onu çatışmalarımızdan korusun. Toplu ve birleşik olduğu sürece, her kuvvete karşı koyabileceğinden eminim...''
Denemeler- Michel De Montaigne
4. ve 5. Günler
Paris'te 4. günümü Montmartre'de geçiriyorum. Burası sanatçıların ilham kaynağı olmasıyla biliniyor. Paris'i tepeden görüp de ilham almamak için epey uğraş vermek gerekir galiba.
Montmartre'ye geldiğinizde Paris'in bütün telaşından, hareketliliğinden uzaklaşıyorsunuz, hayatın yavaşladığını ve soluduğunuz havanın oksijenle dolu olduğunu fark ediyorsunuz.Gezimin en başından Paris'e gelene kadarki zaman diliminde Montmartre bana birkaç defa şehri tanıyan insanlar tarafından tavsiye edilmişti. Sokaklarında, evlerinin mimarisinde bilinen Paris'in dışında bir şeyler görebiliyorsunuz. Kendine has doğası var. Sacre-Coeur büyüklüğü ile tepeye hakimiyet kurmuş kale gibi. ''Tahtından Paris'e hükmeden kral'' gibi bir hissiyat bıraktı bende. Ünlü ressamlar tepesi Place du Tertre yine burada. Ayrıca hemen yakınlarında Carmel de Montmartre kilisesi bulunuyor.
![]() |
| La Basilique du Sacre-Coeur de Montmartre |
![]() |
| Place du Tertre |
| Montmartre Sokakları |
5. günümde Paris'in Versailles bölgesine trenle geçiyorum. Chateau de Versailles'deyim. Paris'teki caddelerinin otobanlardan geniş olduğunu bir kez daha gözlemledim. Sarayın hemen ana girişinin önünündeki yollardan bu çıkarımımı doğruladım. Denemedim ama Champs-Elysee'yi baştan sona koşarak bitirmeye çalışsanız yine yirmi dakika-yarım saat civarı zamanınızı alır.
Konumuza dönelim, Versailles Fransızların kraliyet sarayı. Aynı zamanda dünyanın en büyük sarayı, özellikle bahçesi çok büyük hektarlık alana kurulmuş. Genel olarak Versailles vilayeti de ormanlık olunca saray ve etrafı komple yeşil.
| 14. Louis ve Chateau de Versailles |
| Napoleon Bonaparte - Battle of Wagram Versailles |
İmparator Napoleon Bonaparte, Rusya istilası'nda ve bugün Belçika sınırlarında yer alan Waterloo'da kumanda ettiği birliklerin çok büyük bir bölümünü kaybetmesiyle sonuçlanan yenilgilerinden ve yaptığı stratejik hatalardan ötürü Fransız halkı tarafından pek sevilmiyor. Öyle ki tarihe mal olmuş bir karakterin mizahını da yapmıyor değiller.
Bütün Avrupa'ya diz çöktürme isteğiyle adımlar atmış Napoleon konusunda beni en çok etkileyen meselelerden biri Napoleon'un o dönem Avrupalı devletlerin ve Katolik Hristiyan dünyasının yüksek itibar gösterdiği Papa VII. Pius'u taç giyme töreninde figuran olarak kullanması. Eşi Josephine'nin tacını takma işini Papa'ya bırakması gerekirken kendi takmış ve bu yolla bütün dünyaya hiçbir otoriteyi tanımadığını ilan etmiş.
Versailles'in bütün büyüleyiciliğinin yanında bahsedilmesi gereken bir mesele daha var. Versailles Fransız Devleti'nin sömürgelerinden kazandığı paralarla yapılmış. Bugün Afrika'daki geri kalmışlığın, kıtlığın, zor hayat şartlarının temel sebeplerinden biri olan sömürgecilik Versailles'i gezerken aklınızdan hiç çıkmıyor. Bir zamanlar işlenen insanlık suçu, dünyanın en büyük sarayının her köşesini hüzünle adımlamanıza sebep oluyor.
Uzun lafın kısası, Paris çok güzeldi. Her fırsatta ''Monseiur'' diye seslenen yardımsever insanlarıyla, Seine Nehri ile, sokakları, caddeleri, meydanları ve gri çatılarda sayısız pencere bulunduran Fransız mimarisine has binalarıyla güzeldi. Şehirleri simgeleştirmek mümkün müdür bilmiyorum ancak Paris bana ''özel bir davet için en güzel elbisesini giyip en değerli mücevheratını takmış bir kadını'' andırdı.
Hayallerin, rüyaların, umutların ve gerçeklerin kesiştiği şehre veda ettim.
| Tour Eiffel eteklerinde dans |
| Paris'li hacı amca - İhtiyarlık çağımda erişmek istediğim model |
| Moulin Rouge - Kabare ve müzikal gösterileri |




Yorumlar
Yorum Gönder