GENÇLİĞİ ORADA HEBA ETTİK: GURBET



GENÇLİĞİ ORADA HEBA ETTİK: GURBET












Kime desem derdimi ben bulutlar?

Bizi dost bildiklerimiz vurdular.

Bir de gurbet yarası var hepsinden derin…



İyi ki var ve hala hayatta dediğim Özdemir Erdoğan, “Gurbet” şarkısını 1972’de Atina Apollonia Müzik Festivali için yarım saatte yazıp bestelemiş. Bu güzel şarkı sonrasında Kemal Sunal’ın mahallenin çöpçüsü “Apti” rolünü oynadığı Çöpçüler Kralı’nın efsane şarkısı oluyor. Gurbettekileri, memleket hasreti çekenleri kasıp kavuruyor.








Bu sabah çok erken uyandım. Son yazdığım yazının üzerinden yıllar geçti. Bu absürt uyku düzenim tekrar kalemi elime aldırıyor. Son günlerin tartışması olan yurtdışına göç ile ilgili tüm samimiyetimle söyleyeceklerimi yazıyorum. Konuşulamayanları konuşasım; şeytanın avukatı olasım geldi. Henüz 657 sayılı devlet memurları kanununa bağlı olup ağzımı kapatmama ramak kala bu ifade özgürlüğünü kullanmak istedim. (random gülüş)



Medeniyetler gelip geçti; göç her zaman insanlığın gerçeği oldu. Göç bazen bir kültür alışverişiydi; bazen memlekete gönderilen son yevmiyeydi, bazen de başlık parası biriktirmek için yapıldı.Kurak köyden, sefaletten, büyük buhrandan çıkış oldu. Ailelerin kaderini değiştirdi; yerine göre refah getirdi. Bedeli de ağırdı; aileleri böldü. Seveni sevdiğinden, aşığı maşuğundan, ana babayı evladından, kardeşi kardeşten ayırdı. Memlekete, insanına hatta şehrin kirine ve sokakların tozuna hasret bıraktı.



Bir göç hikayesi sahibi olan dedem Mustafa Gün 60’lı yıllarda Konya’nın Bozkır İlçesi Hacılar Köyü'nden çıkmış; Ankara’ya sokaklarda seyyar arabasıyla terlik satmaya gitmiş. Anlattığına göre geceleri derme çatma yerlerde kalır; bazen terlik sattıkları insanlardan yemek rica ederlermiş. 60’lı yılların sonuna doğru köylerinden gurbete gidenlerden etkilenip cesaretini toparlayıp Avusturya Alplerinin eteklerine, bizim de bir yıl önce Budapeşte'den Verona'ya trenle giderken transit geçtiğimiz; Almancadan fazla Türkçe konuşmalar duyduğum Innsbruck’e gitmiş. Orada işler pek yolunda gitmemiş; alışamamış ve geri dönmüş. Ancak döndüğünde çok üzülmüş. Onun için gurur meselesi haline gelmiş. Babaannem de onun bu üzgün haline dayanamamış ki uzun yıllar köyde yalnız kalmayı göze alıp sonradan kendisinin de gideceği Almanya’ya gitmesi ve tekrar denemesi için cesaretlendirmiş. Bence yaşamış en iyi kalpli insan ödülüne(böyle bir ödül olmasa da şimdi yaşasaydı sahte bir plaket hazırlatıp onu onore ederdim) aday olabilecek babaannem Fatmana Gün'ün hastalığının şiddetlenmesi üzerine 2008 yılında kesin dönüş yapmalarına kadar ömürlerinin 40 yılını Almanya’da geçirmişler. Dedem, Baden Württemberg eyaletinde Stuttgart ve Kalsruhe arasında yer alan Pforzheim’da küçük sayılabilecek bir dairede amcam ve babaannemle beraber yaşayıp yıllarca çok ağır işlerde çalışmış. Bu ağır işlerden kalan boş zamanlarında bile berberlik yapmış ve atık kutularının kenarlarından topladığı eşyaları onarıp bit pazarı olarak çevrilen “Flohmarktlarda” babaannemle beraber pazara çıkmış. 2005 yılında ziyaretlerine gittiğimizde hala ufak tefek işlerde çalışıyordu. O yılların konusu açılınca uzaklara dalıp “Gençliği Almanya’da heba ettik” der. Yine de Almanya onun ve ailesinin ekmek teknesi ve sığındığı bir liman olmuştur. Her zaman minnet duyar.









NDR’nin göçün 60.yılında özel haberi: “Almancı- Misafir işçi olarak Almanya’ya gelenler”


NDR’nin göçün 60.yılında özel haberi: “Almancı- Misafir işçi olarak Almanya’ya gelenler”


1960’lı yıllar Türkiye gurbetçileri için özeldir. 2. Dünya Savaşı’nın korkunç günlerini geride bırakmaya çalışan Almanya, azalan iş gücü sıkıntısını “Gastarbeiter” diye adlandırdığı misafir işçilerle gidermeye çalışacaktır. Plana göre bir süre Almanya’ya iş gücü olup kendi işgücünü oluşturduktan sonra uğurlayacağı bu misafir işçiler Almanya’da kimsenin cesaret edemediği en ağır işleri üstlenirler; tramvay rayı döşer, tuvalet temizler, berberlik yapar, ayakkabı boyar, inşaatlarda çalışır, haftasonları da pazarda satış yaparlar. Ancak işler hiç Almanya’nın planladığı gibi gitmez. Ortada kapsamlı bir plan yoktur. Göç dalgası gittikçe artar, insanların uyumu ve refahı için adım atılmaz. Gelenler sadece işçi değildir; insandırlar. Gururları, onurları, kendilerine göre değerleri, hayalleri, sevgileri ve nefretleri vardır. Aileleri şanslılarsa yanlarındadır; değillerse her an akıllarında…


Tam da bu konuda Alman Gazeteci Günter Wallraff “Ganz Unten” (Türkçe çevirisi: En Alttakiler-Milliyet Yayınları) adlı kitabında yaşadıklarını yazmış. 80’li yılların başında saçını boyayıp bıyık bırakarak Ali Levent Sinirlioğlu adını alarak Türk işçi kılığına girip Drecksarbeit olarak adlandırılan pis ve ağır işlerde ucuz ücretlere çalışmış. X platformunda Diaspora Türk hesabının paylaşımından yararlanıp kitaptan anekdotlar aktarıyorum:


Türk bir babanın Yunanistan’da büyüyen oğlu olarak Türkçesinin az olduğunu söyleyecekti. Tüm hazırlıklarını tamamladıktan sonra gazeteye ilan verdi: “Sağlam ve yapılı yabancı işçi iş arıyor. Ağır ve pis işlerde çalışırım. Ücret önemli değil.” 


İlk bulduğu işlerden biri inşaat işiydi: “Bir inşaat firmasında işe başlıyorum. Bana buyrulan ilk iş, öteki işçilerden farkımı ortaya koyuyor. Öyle ya yerimin neresi olduğunu başından bilmeliyim! Tuvaletler temizlenecekmiş! Görevim işçilerin kullandığı en az 1 haftadır tıkalı olan tuvaletleri temizlemek…Dizlerime kadar dışkının içerisindeyim. Şef bağırıyor: “Kovayı küreği al, temizle şurayı fazla sallanma.” İçeride inanılmaz bir koku var, işin sırf eziyet olsun diye verildiği belli. Ustabaşına gidip boruların tıkanık olduğunu, tesisatçıların girmesi gerektiğini söylüyorum. Bana “Sen işine bak, düşünmeyi eşeklere bıraksan iyi edersin, ne de olsa onların kafaları daha büyüktür” diyor. Pekala! Elimde kova-kürek tuvalet temizlerken girip çıkanlar da oluyor. İki Alman laflıyor: “Hep aynı, bizim bokumuzu sizlere temizletiyorlar.” 



GÜNTER WALLRAFF - ALİ SİNİRLİOĞLU


Günter Wallraff 



Wallraff, çiftliklerde, fabrikalarda, madenlerde çalışıyordu. Bir ara çalıştığı iş yerine ziyarette bulunan Bavyera Başbakanı Strauss'la bile tanışmış, siyah peruğu ve lensiyle kendisini “Ali” olarak tanıtmıştı. Berlin’de oynanan Almanya-Türkiye maçını izlemeye gitmiş, burada ırkçılığa maruz kalmış, saçlarına sigara atılmış, başından aşağı bira boşaltılmıştı. Tribünde neonazilerin arasında kalınca canını kurtarmak için ilk kez “Ali” kimliğini reddetmek zorunda kaldı. 







Thyssen’de çalıştığı için ömür boyu taşıyacağı kronik hastalığa yakalandı.

“Çalıştığım yerde biriken metal tozdan kimse görmeden bir avuç alıyorum. Bir taş kadar ağır. Bremen Üniversitesi’ne bağlı bir enstitüye göndererek analizini istiyorum. Bir süre sonra sonuçlar geliyor. Raporda şimdiye kadar bu derece tehlikeli dozda bir maddeyle karşılaşmadıkları yazıyor. Neler yok ki! Astat, baryum, kurşun, krom, demir, civa, kobalt, bakır, rodyum, çinko, krom, gadolin, niob, titan, vanadyum, volfram, sirkonyum… Ve tam 25 zehirli madde daha!”





Wallraff, iki yıl boyunca misafir işçilerin çalışma şartlarını yakından gördü. Küçük ve kısa süreli işlerin dışında McDonald's ve Thyssen gibi büyük işletmelerde iş buldu, ilaç geliştirme laboratuvarında üzerinde ilaç denenen insanların arasında yer aldı. Bir süre nükleer enerji santralinde çalıştı ve  buradaki Türk işçilerin tehlikeli dozda ışına maruz kaldığına şahit oldu.


İşin sonunda gördüklerini “En Alttakiler” isimli kitabında anlattı. Kitap yayınlandıktan sonra büyük ses getirdi, pek çok dile çevrildi. Kitapta geçen şirketler Wallraff’a dava açtı. Bu işi neden yaptığını soranlara şöyle söylüyordu: "Toplumun maskesini düşürmek için kılık değiştirmek zorundaydım."


Evrensel Gazetesi 30 Ekim 2021 tarihli Almanya’ya göçün 60. Yılına özel haberde Günter Wallraff ile röportaj yapmış. Wallraff hala Türk işçisi Ali’nin bir parçası olduğunu söylemiş. 


O röportajdan can alıcı bir kesit:


+Sayın Wallraff, Türkiye’den Almanya’ya göçün 60. yılını kutluyoruz. 60 yıl önce Almanya ve Almanlar, “misafir işçi” olarak adlandırılan Türkiye’den gelen işçileri nasıl karşıladı?


-“Misafir işçi” kavramı benim için başından itibaren sorunluydu. Misafirler candan karşılanır, “Hoş geldin” denilir. Ancak burada söz konusu olan acil bir şekilde ihtiyaç duyulan iş gücüdür. Almanların hiç çalışmak, ellerini kirletmek istemediği bütün işlerde “misafirler” çalıştırıldı. Onlara bu işler için ihtiyaç duyulduğu için getirildiler. Max Frisch’in dediği gibi “İş gücü çağırılmıştı ama insanlar gelmişti.” İkilem başından itibaren söz konusu. Gelenler birçok kez de suistimal edildiler.”






O yıllarda göç geçici olacak ve işçiler geri dönecek diye düşünülüyordu ancak kalıcı oldu. Aileler de geldi. Nesiller Almanya’da büyüdü. Dışlama, suistimal, bozuk sosyoekonomik şartlar, gettolaşmış mahallelerde dışlanmış Türk aileler, yorucu işler, telafuza tam dönmeyen dil… Bunlar gibi binbir sebepten ötürü Ne tam olarak Türk kültürüne adapte olabildiler ne de Alman kültürüne entegre… 



Bu yıl Almanya’da nitelikli işçi göçüne yönelik “Fachkräfteeinwanderungsgesetz” adında yeni bir yasa çıkarıldı. 7 Temmuz 2023 itibariyle yürürlükte olan yasaya göre artık göç için pek fazla şartları da yok. Deneyimli ve kalifiye bir insan olmanız yetiyor. Türkiye’den de nitelikli işgücüne sahip insanlar gidiyor. Bu insanlar para için mi gidiyor, insan yerine mi konulmak istiyor, çocuklarının geleceğinden mi endişe ediyor yoksa kavga dövüşten, enflasyondan, düşen alım gücünden, çalıp çırpıp karun gibi zenginleşenlerden mi kaçıyorlar? Bu durum insanlarımızın hayatları ve ülkemizin yarını için ne kadar hayati bir sorun; gelecekte bizi ne bekliyor gibi soruların zaman kaybetmeden sorulması lazım. Yoksa bir “keşkeler ülkesi” olarak kalmaya devam edeceğiz. Almanya’ya göçün 60.yılı zaman geçtikçe her yıl rekor tazeleyecek. Aileler ayrılacak, hasret büyüyecek ve bu devran böyle sürüp gidecek.






Tüm dünyanın, Holokost dönemi insanlık tarihinin en zalim ve karanlık soykırımlarından birini yaşayan Avrupa Yahudilerinin verdikleri gibi soykırıma karşı varolma mücadelesi veren Filistin halkının yaşadıklarına şahitlik ettiği bugünlerde 100.yılını kutladığımız cumhuriyetimize, vefatının üzerinden 85 yıl geçen atamız Mustafa Kemal Atatürk’e ve ülke için bir çivi çakanlara borçlu hissediyorum. İyi ki varlar, var olsunlar!








Söyleyin memleketten bir haber mi var?

Yoksa yârin gözyaşları mı bu yağmurlar?

Söyleyin memleketten bir haber mi var?

Yoksa yârin gözyaşları mı bu yağmurlar?


İçerim yanıyor, yâr yâr, yaram pek derin

Bana nazlı yârdan, aman, bir haber verin

İçerim yanıyor, yâr yâr, yaram pek derin

Bana nazlı yârdan, aman, bir haber verin


Bulutlar yârime selam söyleyin

Kavuşma günümüz yakınmış deyin

Felek yârdan ırak koyduysa bizi


Gurbet ilde bir başıma neyleyim?

Yârdan ırak yaşanır mı? Söyleyin

Gurbet ilde bir başıma neyleyim?

Yârdan ırak yaşanır mı? Söyleyin


İçerim yanıyor, yâr yâr, yaram pek derin

Bana nazlı yârdan, aman, bir haber verin

İçerim yanıyor, yâr yâr, yaram pek derin

Bana nazlı yârdan, aman, bir haber verin



Gurbet

1972

Söz & Müzik: Özdemir Erdoğan



Kaynakça:

1-https://www.evrensel.net/haber/446432/gazeteci-gunter-wallraff-ben-h-l-turk-iscisi-alinin-bir-parcasiyim

2-https://twitter.com/diaspora_turk/status/1705890211245261120

3-GÜNTER WALLRAFF - Ganz Unten


Yorumlar