Büyük gün gelip çatıncaya kadar bu büyük günün yaklaştığının farkına varacak zamanım olmadı inanın. Sene başında bu macerayla ilgili ilk kumarımı oynayıp programı final sınavından hemen sonra başlayacak şekilde ayarladım. Teorikte yıl boyunca başarısız bir grafik sergileseydim program için harcadığım her şey çöpe gidecekti. Bu süreç üzerimde büyük baskı yarattı, beni yıprattı. Ama her şeye rağmen şuan farklı bir kıtadan yazıyorum. Bazen büyük işler yapmak için büyük kumarlar oynamanız gerekir. İlk kumarda kazanan biz olduk. 10 Haziran günü anne babamla ve kardeşimle vedalaşıp yola çıktım. İstanbul'da Ahmet karşıladı, kıymetli ailesiyle beraber iftar yaptık. Plan bir sonraki gün 13.55'de İstanbul Atatürk - Frankfurt uçuşu ile başlayacaktı. Ama işler sandığımız gibi gitmedi. Uçağımız Frankfurt Havalimanı'ndaki olağandışı durumlar ve kötü hava koşulları nedeniyle rötar yaptı. Böylece sırası ile Frankfurt-Chicago, Chicago- Kansas City uçaklarını kaçırmış olduk. Lufthansa şirketi bize kalacak yer ve yemek sağladı, kaçırdığımız uçakların biletlerini yenileriyle değiştirdi. Bu sırada Frankfurt Havalimanı'nda gelişme aşamasında olan Almancam ile üç beş cümle kurup artistlik yapmaya çalıştım. Zum glück war ich sehr erfolgreich. Gece pist manzaralı otel odamızdan uçakların iniş kalkışını izlediğimiz sırada, sabah erkenden United Airlines'ın Frankfurt - Chicago uçuşuna yetişmemiz gerektiğinin bilinciyle uykuya daldık.
![]() |
| Frankfurt Havalimanı'nda kaldığımız otel odasının manzarası |
Chicago uçuşumuz 8 saat sürdü. Uçaktan indikten sonra 2 saat bekledik. Kansas City'ye giden uçağa bindik. Uçakta Amerikalı insanların kafa yapısını ilk defa gözlemleme şansı buldum. Pilot kalkıştan önce rutin konuşmasını yapmadı, Good Morning Ladies and Gentleman, i have some good news for Rick Martin Fans. We're gonna listen to Ricky Martin all together dedi. Uçağa adeta kaset taktı. Kalkış esnasında şarkı dinledik. Bu kare bana, 90'ların Türkiye'sinde FSM Köprüsü'nün açılışında rahmetli Özal'ın köprü üzerinde vites atarken"'Bir Kaset
Koy da keyiflenelim Semra Hanım'' sözünü hatırlattı.İşte Amerika’daki hayata bu uçağın bir penceresinden kuşbakışı bakarsak ana fikri burada yakalayabiliyoruz. İşlerini yapıyorlar, ama bütün bunlar esnasında hayattan tat almayı da beceriyorlar.Çok çalışmayı da, hayatı zirvede yaşamayı da iyi biliyorlar. Tabi insanların uğraşması gereken problemler genel hatlarıyla uzun yıllardır belli Amerika’da. Hani bizim coğrafyamız gibi milyonlarca probleme sahip olmadıkları için hayattan keyif almak oldukça kolay olsa gerek. Ama eninde sonunda hala rüyalar ülkesi burası. İnsanları kısa zaman içinde vezir de edebilecek, rezil de edebilecek potansiyeli var bu toprakların. Tabi bize popüler kültürde genelde vezirlerin hikayesi anlatılıyor. Steve Jobs, Jeff Bezos, Elon Musk, Bill Gates, Silikon Vadisi’ndeki onlarca diğer bilyoner, satın alım gücü sayısız şeye yeten Amerikan Halkı. Bu ülkede bir şekilde para kazanmak mümkün arkadaşlar, yeter ki çalışın, kapitalist düzeni kuran çarkın bir parçası olun.
Bu arada pilot uçuş esnasında hosteslere oylama yaptırdı, istek parça aldı.
![]() |
| Chicago O'Hare Havalimanı Yerleşkesi |
Konuyu daha fazla saptırmadan devam ediyorum. İkinci kumarı da oynamıştık. Nasıl mı, basitçe şöyle anlatıyım:
Normalde Work And Travel programına katılan öğrenciler, çalışacakları bölgelere en yakın havalimanına iniş yaparlar, genelde onları işverenleri ya da anlaşmalı şirketler o havalimanından alır. Ahmet'le uçak biletini almadan önce Missouri Eyaleti'nin en büyük iki şehri St. Louis ya da Kansas City'ye inmeyi planladık. Bu iki büyük şehir bizim çalışacağımız yere sırasıyla 330-400 kilometre uzaklıkta idi. Sebebi ise Branson'da yani çalışacağımız şehirde nüfusun az olması sebebiyle araba bulma şansımızın da düşük olmasıydı. Bu iki şehirden birine inip araba alabilirdik. Kumar bunun neresinde peki? Hakkında çok az şey bildiğiniz, ilk defa ayak bastığınız bir kıtada yapacağınız ilk şey araba satın almak olmamalı. İşler istediğimiz gibi gitmez de, araba satın alamazsak ne yapardık, Branson'a, çalışacağımız yere nasıl ulaşırdık hiçbir fikrimiz yoktu. İşin enteresan tarafı ise sahip olduğunuz araba dışında ulaşım aracının olmamasıydı, Amerika'da ana ulaşım kaynağı bu idi, a noktası ve b noktası arası yürünemeyecek,ya da bisiklet kullanamayacak kadar uzaktı. Biz de Amerikalılar gibi araba satın almalıydık, yoksa tüm planlar suya düşecekti.
Öbür taraftan Amerika'daki ilk günlerimizde, Kansas City'de ve yollarda geçirdiğimiz zaman dilimini özlemiyor değilim. Kültür şoku derler ya, bizim onu da yaşayacak imkanımız olmadı. Anamızı babamızı özleyecek kadar huzura eremedik. Kumar üzerine kumar oynuyorduk, güvendiğimiz tek şey yabancı dilimiz, kişisel hünerlerimizdi. Birbirimize de güvenmesek çıkmazdık yola tabiki, en önemli nokta da burasıydı. Başımıza kötü bir şey gelse nasıl çözeceğimiz konusunda kafa yoracağımızdan emindik, pes etmeyecektik. Üzerine defalarca konuştuk, her şeyin istediğimiz gibi gidecemeyeceğinin farkındaydık. Çok fazla değişken vardı ve çoğu kontrolümüz dışındaydı. Ama dediğim gibi, bazen kumar oynarsınız, kazanırsınız ya da kaybedersiniz. Şansımız bu dilimde de yaver gitti.
Kansas City International Airport'a iner inmez shuttle durağına gidip araba kiralanan binaya götüren shuttle'a bindik. İlk işimiz 24 saatliğine Ford Focus 2018 Sedan kiralamak oldu. Kıtada ayaklarımız yere basmadı, hiç bilmediğimiz ülkenin hiç bilmediğimiz yollarında direksiyon salladık. Gece konaklayacak yer ayarladık. İlk saatlerde araba satın alabileceğimiz, ''Dealer'' denilen ikinci el satıcılardan birine gittik. Burada Amerika maceramızın ilk kazığını atmaya çalıştılar. İnternete yazdığı fiyatın 200 dolar üstünü söylemişti. Ama biz baktığımız iki arabadan da memnun kalmamıştık. İkinci gün sabah erkenden Korz Autofarm diye bir dealere gittik. Sınırlar o kadar enteresan ki kaldığımız hotelden buraya giderken Missouri Eyaleti'nden Kansas Eyaleti'ne geçmiştik. Kansas City'nin, bu büyük şehrin iki eyalette de toprağı vardı. 2002 model Chrysler Town and Country Minivan'ı beğendik. 7 koltuklu hacimce büyük motora sahip geniş bir arabamız oldu. Şuan benzini lıkır lıkır içiyor desem yeridir. Ama ucuz arkadaşlar, gallonu markadan markaya değişmek üzere 2.45-2.80 dolar arasına denk geliyor. Ufak bir hesapla benzinin litresi 60 cent.
Arabayı beğendikten sonra Korz Autofarm'ın sahibi Brian'ın ofisine girdik. Küçük yaştaki oğlu televizyonun karşısına oturmuş bir şeyler izliyordu. Bize işlemleri hızlı halledelim, oğlumu baseball maçına götüreceğim dedi. Bizi de davet etti. Kibarca reddettik, Branson'a hemen ulaşmamız gerektiğini anlattık. Arabamızı satın almış olduk. Ahmet önde kiraladığımız arabayla, ben arkada satın aldığımız arabayla konvoy şeklinde gitmeye başladık. Kiraladığımız arabayı havaalanına geri bırakıp Branson'a basıp gidecektik. Ta ki otobanın en başında, satın alma işlemlerinden 5-10 dakika sonra, benim sürücüsü olduğum araba yavaşlamaya başlayana dek plan böyleydi. Arabamız otobanda bozuldu. Ahmet'e selektör yapıp emniyet şeridine çektim. Şansa Ahmet'in gözleri de aynadaymış ki bende bir anormallik olduğunu fark etti. Emniyet şeridine çekip bana doğru koştu. Kültür şoku mu arkadaşlar, böyle anlara sahip olduğunuz zaman kültür şokuna zihninizde yer kalmıyor. Ve iki şansınız var. Ya küfür edip lanet okuyup homurdanacaktınız, ya da küfür edip çözümleri gözden geçirecektiniz. Biz ikincisini seçtik. Plan benim arabada beklemem, Ahmet'in aldığımız yere gidip durumu anlatması üzerine kuruluydu. Ama neler olabileceğine dair zerre fikrimiz yoktu. Brian baseball maçındaydı, Ahmet durumu çalışanlara anlattı. Onlar çekiciyi aramışlar ve bize arabayı öylece bırakıp gitmemizi tavsiye etmişler, bizi listeye aldırmışlar, çekici 1 saat içinde de gelebilirmiş günler sonra da. Ahmet tekrar geldi ve bana durumu anlattı. Çekicinin adresini bulup gitmeyi karar verdik. Bu arada bütün bu yol tariflerini Google Maps'ten, offline haritalar servisinden hallediyorduk. Yola çıkmadan önce kullanacağımız güzergahları indirdik. Çekiciye gidip tam anlamıyla durumu anlattık, Türkiye'den geldiğimizi, burada hiçbir tanıdığımızın olmadığını, zor durumda olduğumuzu anlattık. Yardım ettiler, şimdiye kadar görmediğim yardımlardan birine daha şahit olmuş oldum. Amerikan insanından geliyordu bu sefer. Süreci hızlandırdık, akaryakıt pompasının arızalı olduğu ortaya çıktı. 2-3 saate tamir ettirebildik. Masrafı daha sonra Brian halledecekti, para ödemedik. Bize yardım eden bu insanlara teşekkür ettim, Türk kahvesi hediye ettim ve Ahmet'i kiraladığımız aracı geri bıraktığı havalimanından aldım. Kansas City çok büyük bir şehirdi, birçok firmanın, bankanın genel merkezine ev sahipliği yapıyordu. Bu büyük şehri ve aksiyon dolu saatleri gerimizde bıraktık.
Yoldayız, yaklaşık 2 ay çalışacağımız otelin bulunduğu şehre, Branson'a gidiyoruz. Branson'a ulaştığımızda geceyi geçireceğimiz hosteli ayarladık. Sonraki sabah konaklama arayışına girdik. Bütün Branson'ın altını üstüne getirdik. Şuanda konakladığımız ve haftalık kişibaşı 75 dolar ödediğimiz yeri beğendik. Ev sahibimiz Brezilyalı Gustavo idi. Bize evinin bir odasını kiraladı. Mutfağı da kullanabiliyorduk, ve kendimize ait bir banyo-tuvaletimiz vardı. Şuana dek Gustavo bir ev sahibinden daha çok iyi bir arkadaş oldu bize. Akıl danıştık, yemeğimizi paylaştık, sohbet ettik, gün içinde yaşadıklarımızı anlattık. Şimdiye dek hiç bizi uyarmadı, hatta biz ondan hoşuna gitmeyen bir durumda uyarmasını, çekinmemesini rica ettik. Biz de iyi kiracılar olduk. Şimdiye dek her şey güzel gitti. Kaldığımız apartman dairesi ve Gustavo sağolsun, burada bizimle aynı programın katılımcılarının kaldığı yurt odalarına göre çok daha lükstü. Aynı parayı ödüyorduk. Çünkü biz girişimci davranmıştık, alışılmışın dışına çıkmak için şansımızı zorladık.
Evimizi ayarladık, Gustavo ile akşam 11'de evde buluşmak için sözleştik ve işyerine geçtik. Muamele, ilk izlenimler, güler yüzlü karşılama ve arkadaşça tavırlar sürecin güzel gideceğine işaret ediyordu. İnsan kaynaklarına geldik, bizi işe alacak insanlarla sohbet ettik. Dilimizden etkilendiklerinden dolayı hemen bir telefon görüşmesi yaptılar. Activities, Front Desk, Guest Services gibi 3 önemli departmanın menajeri Stacy Connoly geldi. Bizle görüşme yaptı. Activities Attendant pozisyonunu teklif etti. Havuzun etrafında düzeni sağlayacak, müşterilerle iletişime geçecek, buzlu su, havlu dağıtımı, yapacaktık. Indoor ve outdoor poolun yanında sinema gösterileri, smoaring(ateşte marshmallow közleme) gibi etkinliklerden de sorumlu olacağımızı söyledi. Kabul ettik. Normalde bize Türkiye'deyken verilen pozisyon Housekeeping&Laundry gibi bize sonradan teklif edilen bölüm olan Activities'ten daha izole, insanlara kapalı idi. Dilimizden etkilendikleri için bu bölümü kapmıştık. Gidişat çok güzeldi, yavaş yavaş düzenimiz oturacak gibi gözüküyordu. Öyle de oldu. 3 hafta gibi kısa bir sürede vazgeçilmez elemanlar haline geldik, ağırladığımız konuklardan menajerlerimize ismimize özel teşekkürler gidecekti.Aksilikler çıktığında sorumluluk alıp hemen telafi ettik, mesele bizi ilgilendirmese bile bölümün supervisor'u, Nick'in başının belaya girmesine izin vermedik. Bize 3 hafta gibi kısa bir sürede bir sonraki sene de gelmemize dair teklifler geldi. Henüz çalışma sürecimiz bitmemişti ama üstlerimizi mutlu etmiştik. Sadece kendi işimize odaklanmadık, bütün pozisyonlardaki insanlara yardım etmeye çalıştık, dertlerimizi, yiyeceklerimizi kısaca her şeyimizi paylaştık. İlerleyen zamanlarda bu insanlardan önemli yardımlar gördük. Kısa sürede bizi çok sevdiler.
Bu dilimde veda etmeden önce size Amerikan insanının hayatından bahsetmek istiyorum.
İzlemiş olanlar bilir, izlemeyenlere de şiddetle tavsiye ederim; NTV'de hocaların hocası Halil İnalcık ve Mektebi Mülkiye'den, şimdiki adıyla Ankara Ü. Siyasal Bilimler Fakültesi, ve Chicago University'den öğrencisi İlber Ortaylı bir program yapıyor. İsmi ''Tarih Dersleri''. Halil İnalcık'ın büyük bilgi birikimine karşın inanılmaz mütevazı bir ulema olduğunu bu konuşmaların satır aralarında görüyorsunuz. Bilgiye eriştikçe pişmiş mütevazılığı. Darısı geride bıraktığı güzel Anadolu'nun evlatlarının başına. Erişilmez olmamış Halil İnalcık, ama erişilmez bilgi birikimine sahip olmuş. Bu büyük ulema yalnızca amfilerde hoca olarak ders vermemiş, yaşamış olduğu hayatıyla da büyük ders veriyor bize. Ne güzel öğretmen değil mi, alabileceğiniz şeylerin sınırı yok. Ama asıl anlatmak istediğim mesele şu; bu konuşmaların bir bölümünde Amerika'ya ve Amerikan halkına değiniliyor. Halil İnalcık Amerikan Halkını hafızası taze, zihni boşalmış bir halk olarak tanımlıyordu. Ön yargılara sahip olmayan Batılılar olarak nitelendiriliyor. Olumsuz taraflarına da değiniliyor, çok bilinçsiz bir toplum olduğundan bahsediliyordu. Burada bunu görmek mümkün, kitap okuma düzeyleri Avrupa Ülkeleri'nin insanlarının okuma düzeyleri gibi değil. Üretmekten çok tüketmeye meyilli bir toplum Amerikan toplumu. Avantajlar açısından bakarsak, eğer Amerikalı iseniz, biraz da açık fikirliyseniz dünyanın her tarafına uyum sağlayabilir, her coğrafyadan arkadaşlar edinebilirsiniz.
Halkın yaşadığı 11 Eylül Travması ve yakın tarihte Amerikan hükümetlerinin dünyanın genelinde uyguladığı küresel politikaları yüzünden ön yargıları yavaş yavaş artıyor belki de. İslamofobi artıyor mu, bununla ilgili benim en ufak tecrübem olmadı. Karşılaştığım insanların çoğu güler yüzlü, arkadaş canlısı ve yardım etmeye hazır insanlardı. Öyle de oldu. Çok şükür ki gezdiğim onlarca ülke, şehirler arasında en büyük yardımları, en sihirli dokunuşları burada gördük. Görmeye de devam edeceğimize dair en ufak bir kuşkum yok.
Mesela 80 yaşındaki yaşlı adamla gırgır yapma şansınız var, kasıntı insanlara rastlayabileceğiniz son durak burası olabilir. Öbür taraftan öyle bir ülkedesiniz ki, ya da şöyle diyelim, üzerinde bulunduğunuz kıta o kadar çok insana ev sahipliği yapıyor ki, kimse etnik kökeninize,dininize, dilinize, renginize takılmıyor. Rahatça entegre olup hayatınızı sürdürebileceğiniz, meslek hayatınızı devam ettirebileceğiniz, satın alım gücünüzün tavan yapacağı, yorgunluktan öldüğünüz bir günün bitiminde yorgunluktan ölen onlarca insandan evinize ulaşana kadar duyacağınız ''have a great night'' naraları sizi mutlu hissettirecek. Yardım ettiğiniz insanlar defalarca teşekkür edecek size. Ben bunun muhasebesini çok yaptım açıkçası; bu insanlar samimi miydi, gerçekten gönülden mi geliyordu bu cümleler bilmiyorum. Umrumda da değil açıkçası, samimiyet modern çağda ahlak ve estetik gibi sorgulanabilir kavramlardan biriydi. Hem bir insanın samimi olduğunu nasıl anlayabilirdiniz ki, bu durumdan nasıl emin olabilirdiniz? Bu insanlar samimiydi ya da değildi, yorgunluktan ayaklarınızın altının ağrıdığı günün sonunda mutlu hissetmenize sebep oluyorlardı, bu yeterdi.
Yine başka bir açıdan yaklaşalım, basitleştirmek için bir soru soralım. Bu topraklar bu insanlara mı ait? Kimi Amerikalı olarak tanımlayabiliriz, kendilerine Amerikalı diyen insanlar sohbetin devamında anne taraflarının Almanya'ya, baba taraflarının İrlanda'ya dayandığı gibi detayları da ekleyebiliyor. Peki yurt dediğimiz şey nedir?
TDK'nın çevirisine odaklanalım, bir halkın (Aynı ülkede yaşayan, aynı kültür özelliklerine sahip olan, aynı uyruktaki insan topluluğu, folk) üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçası.
Amerikan sözlüğünden aldığım tanıma bakalım; belirli milli, kültürel ve ırksal kökene sahip olan insanlar için ayrılmış alan, ülke.
Temelde aynı kapıya çıkıyor iki tanım da.Toprağı vatan yapanın esasen üzerinde yaşayan insanların sahip olduğu kültür olduğuna değiniliyor. Peki biz Türkler Anadolu'ya gelmeden önce o topraklarda bir kültür yok muydu? Bırakın bilindik kültürü, o topraklarda devlet, diplomasi ve bürokrasi kültürü vardı. Bizans, çok daha öncesinde Hititler, Frigler, Lidyalılar, Urartular, Anadolu'yu vatan bellemiş diğerler onlarca medeniyet ve dünya medeniyetine kazandırdıkları. Bunları yok sayabilir miyiz? O zaman Anadolunun bir sahibi var diyebilir miyiz? Öbür taraftan bu toprağı vatan bilmiş, bayrağına kanının rengini vermiş bizler, on beş yaşındaki çocuklarını savaşa göndermiş analar, boğazı son nefesine kadar savunmuş ecdat, Afyon Kocatepe'de savaşı kumanda ederken düşüncelere dalmış Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Plevne'de Gazi Osman Paşa, Medine'de Fahreddin Paşa, Kafkasya'da at koşturup vatanı müdafaa eden Enver Paşa, Kut'ül Amare'de İngilizleri bozguna uğratan Halil Bey ve onlara inanmış sayısız insanlar. Onlar ve savundukları değerler değil miydi vatanı vatan yapan. Anadolu'ya yüzlerce medeniyet sahip oldu, o toprakları vatan bildi. Bu medeniyetler arasında biz de varız. Ve son on asırdır bu bilinci sürdürüyoruz.
Amerika için farklı şeyler söyleme şansım yok. Dünyanın her yerinden köken alan insanlar sözleşmiş sanki bu ütopik memlekete sahip olmak için. Savaşlar atlatıp Britanya'dan bağımsızlıklarını elde etmişler. Devlet sistemlerini, hukuk dinamiklerini inanılmaz sağlam temellere oturtmuşlar. Roma İmparatorluğu'na ve ardıllarına, Venedik, Ceneviz, Floransa gibi güçlü şehir devletlerine ev sahipliği etmiş Avrupa'da yaşanılanlardan ders çıkarmışlar. Eğitim, hukuk, yönetim sistemlerini incelemişler ve kendilerine ait yepyeni bir sistem üretmişler. Temelde ABD'ye kısaca diğer uygarlıkların geçmişte düştüğü çukurların yerinin belirlendiği, yaptıkları hataları yapmamak için derslerin çıkarıldığı sentez sistem diyebiliriz. Bu sistemin asıl sahipleri kendilerine Amerikalılar diyorlar. Benim de bunu yargılama şansımın olduğunu sanmıyorum. Eğer milyonlarca insan bir araya gelip ortak bir karar aldıysa bu karara saygılı olmalısınız, eğer bu karar sizi bir şekilde olumsuz etkiliyorsa bir orta yol bulup önünüze bakmalısınız.
Bu bölümü bitirmeden önce son olarak bu insanların yaşanan onca zulme nasıl sessiz kaldığını merak ediyor olabiliriz. Çok kısa bir örnek veriyim sizlere. İki farklı milletin, adı konusunda karmaşa yaşadığı bir savaş var.Amerikalıların söylemiyle Vietnam Savaşı.Vietnamlılarınkiyle Amerikan Savaşı.
Bu ülkede de anneler çocuklarını savaşa yolladı. Ama bu savaş sınırlarına olan bir tehditten ötürü değildi. Kendilerini dünyanın patronu olarak gören ağır abilerin savaşıydı. Bu annelerin evlatlarının 13.814 kilometre uzaklıkta, dünyanın öteki yarısındaki ülkede ne işleri vardı, sorguladığım ve cevabını bulmaya çalıştığım yegane soru buydu.
Bu ütopik topraklarda şahit olduğum meselelerden biri de şu. Amerikan halkı kitlesel olarak popülist söylemlere boyun eğen bir halk. Medyanın etkisinde kaldıklarını ve bunun da bir zaaf haline geldiğini görüyorum. Bu izlenimler henüz bu aşamada söylenebilecek, arkasında durulabilecek izlenimler değil tabiki. Bana böyle hissettirdi, ben de bu şekilde yazdım.
Ne de olsa yaklaşık bir yıl önce hafızamı yazılarıma aktarmaya başlayıp bu blogu açtığımda böyle söz vermiştim. Ne hissettirdiyse onu yazacağım demiştim. Ön hazırlıksız ve gelişigüzel.
Dünyanın öbür ucundan, başka bir kıtadan selamlar! Bunca yaşanmışlığı bir tarafa bırakıp beni soracak olursanız size işyeri ritüelimden bir kesit aktarıyım.
+How are u doin?, Whats up? How are you today/tonight? (Gün boyunca sayısız insandan bana gelen sorular)
- I'm still alive.
Ya da başka bir kesitten gelsin cevap, bir gün çok yaşlı, koltuk değnekli bir konuğumuzun kolundan tuttum, ona eşlik ettim, buzlu su ikram ederken ''How are you today sir?'' dedim. Gülümsedi ve ekledi ''Better than i deserve, son.''
Everyone deserves better sir, dedim.
![]() |
| Kansas City, MO |
Yoldayız, yaklaşık 2 ay çalışacağımız otelin bulunduğu şehre, Branson'a gidiyoruz. Branson'a ulaştığımızda geceyi geçireceğimiz hosteli ayarladık. Sonraki sabah konaklama arayışına girdik. Bütün Branson'ın altını üstüne getirdik. Şuanda konakladığımız ve haftalık kişibaşı 75 dolar ödediğimiz yeri beğendik. Ev sahibimiz Brezilyalı Gustavo idi. Bize evinin bir odasını kiraladı. Mutfağı da kullanabiliyorduk, ve kendimize ait bir banyo-tuvaletimiz vardı. Şuana dek Gustavo bir ev sahibinden daha çok iyi bir arkadaş oldu bize. Akıl danıştık, yemeğimizi paylaştık, sohbet ettik, gün içinde yaşadıklarımızı anlattık. Şimdiye dek hiç bizi uyarmadı, hatta biz ondan hoşuna gitmeyen bir durumda uyarmasını, çekinmemesini rica ettik. Biz de iyi kiracılar olduk. Şimdiye dek her şey güzel gitti. Kaldığımız apartman dairesi ve Gustavo sağolsun, burada bizimle aynı programın katılımcılarının kaldığı yurt odalarına göre çok daha lükstü. Aynı parayı ödüyorduk. Çünkü biz girişimci davranmıştık, alışılmışın dışına çıkmak için şansımızı zorladık.
Evimizi ayarladık, Gustavo ile akşam 11'de evde buluşmak için sözleştik ve işyerine geçtik. Muamele, ilk izlenimler, güler yüzlü karşılama ve arkadaşça tavırlar sürecin güzel gideceğine işaret ediyordu. İnsan kaynaklarına geldik, bizi işe alacak insanlarla sohbet ettik. Dilimizden etkilendiklerinden dolayı hemen bir telefon görüşmesi yaptılar. Activities, Front Desk, Guest Services gibi 3 önemli departmanın menajeri Stacy Connoly geldi. Bizle görüşme yaptı. Activities Attendant pozisyonunu teklif etti. Havuzun etrafında düzeni sağlayacak, müşterilerle iletişime geçecek, buzlu su, havlu dağıtımı, yapacaktık. Indoor ve outdoor poolun yanında sinema gösterileri, smoaring(ateşte marshmallow közleme) gibi etkinliklerden de sorumlu olacağımızı söyledi. Kabul ettik. Normalde bize Türkiye'deyken verilen pozisyon Housekeeping&Laundry gibi bize sonradan teklif edilen bölüm olan Activities'ten daha izole, insanlara kapalı idi. Dilimizden etkilendikleri için bu bölümü kapmıştık. Gidişat çok güzeldi, yavaş yavaş düzenimiz oturacak gibi gözüküyordu. Öyle de oldu. 3 hafta gibi kısa bir sürede vazgeçilmez elemanlar haline geldik, ağırladığımız konuklardan menajerlerimize ismimize özel teşekkürler gidecekti.Aksilikler çıktığında sorumluluk alıp hemen telafi ettik, mesele bizi ilgilendirmese bile bölümün supervisor'u, Nick'in başının belaya girmesine izin vermedik. Bize 3 hafta gibi kısa bir sürede bir sonraki sene de gelmemize dair teklifler geldi. Henüz çalışma sürecimiz bitmemişti ama üstlerimizi mutlu etmiştik. Sadece kendi işimize odaklanmadık, bütün pozisyonlardaki insanlara yardım etmeye çalıştık, dertlerimizi, yiyeceklerimizi kısaca her şeyimizi paylaştık. İlerleyen zamanlarda bu insanlardan önemli yardımlar gördük. Kısa sürede bizi çok sevdiler.
Bu dilimde veda etmeden önce size Amerikan insanının hayatından bahsetmek istiyorum.
![]() |
| Chateau On The Lake Resort |
İzlemiş olanlar bilir, izlemeyenlere de şiddetle tavsiye ederim; NTV'de hocaların hocası Halil İnalcık ve Mektebi Mülkiye'den, şimdiki adıyla Ankara Ü. Siyasal Bilimler Fakültesi, ve Chicago University'den öğrencisi İlber Ortaylı bir program yapıyor. İsmi ''Tarih Dersleri''. Halil İnalcık'ın büyük bilgi birikimine karşın inanılmaz mütevazı bir ulema olduğunu bu konuşmaların satır aralarında görüyorsunuz. Bilgiye eriştikçe pişmiş mütevazılığı. Darısı geride bıraktığı güzel Anadolu'nun evlatlarının başına. Erişilmez olmamış Halil İnalcık, ama erişilmez bilgi birikimine sahip olmuş. Bu büyük ulema yalnızca amfilerde hoca olarak ders vermemiş, yaşamış olduğu hayatıyla da büyük ders veriyor bize. Ne güzel öğretmen değil mi, alabileceğiniz şeylerin sınırı yok. Ama asıl anlatmak istediğim mesele şu; bu konuşmaların bir bölümünde Amerika'ya ve Amerikan halkına değiniliyor. Halil İnalcık Amerikan Halkını hafızası taze, zihni boşalmış bir halk olarak tanımlıyordu. Ön yargılara sahip olmayan Batılılar olarak nitelendiriliyor. Olumsuz taraflarına da değiniliyor, çok bilinçsiz bir toplum olduğundan bahsediliyordu. Burada bunu görmek mümkün, kitap okuma düzeyleri Avrupa Ülkeleri'nin insanlarının okuma düzeyleri gibi değil. Üretmekten çok tüketmeye meyilli bir toplum Amerikan toplumu. Avantajlar açısından bakarsak, eğer Amerikalı iseniz, biraz da açık fikirliyseniz dünyanın her tarafına uyum sağlayabilir, her coğrafyadan arkadaşlar edinebilirsiniz.
Halkın yaşadığı 11 Eylül Travması ve yakın tarihte Amerikan hükümetlerinin dünyanın genelinde uyguladığı küresel politikaları yüzünden ön yargıları yavaş yavaş artıyor belki de. İslamofobi artıyor mu, bununla ilgili benim en ufak tecrübem olmadı. Karşılaştığım insanların çoğu güler yüzlü, arkadaş canlısı ve yardım etmeye hazır insanlardı. Öyle de oldu. Çok şükür ki gezdiğim onlarca ülke, şehirler arasında en büyük yardımları, en sihirli dokunuşları burada gördük. Görmeye de devam edeceğimize dair en ufak bir kuşkum yok.
Mesela 80 yaşındaki yaşlı adamla gırgır yapma şansınız var, kasıntı insanlara rastlayabileceğiniz son durak burası olabilir. Öbür taraftan öyle bir ülkedesiniz ki, ya da şöyle diyelim, üzerinde bulunduğunuz kıta o kadar çok insana ev sahipliği yapıyor ki, kimse etnik kökeninize,dininize, dilinize, renginize takılmıyor. Rahatça entegre olup hayatınızı sürdürebileceğiniz, meslek hayatınızı devam ettirebileceğiniz, satın alım gücünüzün tavan yapacağı, yorgunluktan öldüğünüz bir günün bitiminde yorgunluktan ölen onlarca insandan evinize ulaşana kadar duyacağınız ''have a great night'' naraları sizi mutlu hissettirecek. Yardım ettiğiniz insanlar defalarca teşekkür edecek size. Ben bunun muhasebesini çok yaptım açıkçası; bu insanlar samimi miydi, gerçekten gönülden mi geliyordu bu cümleler bilmiyorum. Umrumda da değil açıkçası, samimiyet modern çağda ahlak ve estetik gibi sorgulanabilir kavramlardan biriydi. Hem bir insanın samimi olduğunu nasıl anlayabilirdiniz ki, bu durumdan nasıl emin olabilirdiniz? Bu insanlar samimiydi ya da değildi, yorgunluktan ayaklarınızın altının ağrıdığı günün sonunda mutlu hissetmenize sebep oluyorlardı, bu yeterdi.
Yine başka bir açıdan yaklaşalım, basitleştirmek için bir soru soralım. Bu topraklar bu insanlara mı ait? Kimi Amerikalı olarak tanımlayabiliriz, kendilerine Amerikalı diyen insanlar sohbetin devamında anne taraflarının Almanya'ya, baba taraflarının İrlanda'ya dayandığı gibi detayları da ekleyebiliyor. Peki yurt dediğimiz şey nedir?
1. isim Bir halkın üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçası, vatan - TDK Güncel Türkçe Sözlük, tdk.gov.tr
a state or area set aside to be a state for a people of a particular national, cultural, or racial origin - Merriam Webster Online Dictionary
TDK'nın çevirisine odaklanalım, bir halkın (Aynı ülkede yaşayan, aynı kültür özelliklerine sahip olan, aynı uyruktaki insan topluluğu, folk) üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçası.
Amerikan sözlüğünden aldığım tanıma bakalım; belirli milli, kültürel ve ırksal kökene sahip olan insanlar için ayrılmış alan, ülke.
Temelde aynı kapıya çıkıyor iki tanım da.Toprağı vatan yapanın esasen üzerinde yaşayan insanların sahip olduğu kültür olduğuna değiniliyor. Peki biz Türkler Anadolu'ya gelmeden önce o topraklarda bir kültür yok muydu? Bırakın bilindik kültürü, o topraklarda devlet, diplomasi ve bürokrasi kültürü vardı. Bizans, çok daha öncesinde Hititler, Frigler, Lidyalılar, Urartular, Anadolu'yu vatan bellemiş diğerler onlarca medeniyet ve dünya medeniyetine kazandırdıkları. Bunları yok sayabilir miyiz? O zaman Anadolunun bir sahibi var diyebilir miyiz? Öbür taraftan bu toprağı vatan bilmiş, bayrağına kanının rengini vermiş bizler, on beş yaşındaki çocuklarını savaşa göndermiş analar, boğazı son nefesine kadar savunmuş ecdat, Afyon Kocatepe'de savaşı kumanda ederken düşüncelere dalmış Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Plevne'de Gazi Osman Paşa, Medine'de Fahreddin Paşa, Kafkasya'da at koşturup vatanı müdafaa eden Enver Paşa, Kut'ül Amare'de İngilizleri bozguna uğratan Halil Bey ve onlara inanmış sayısız insanlar. Onlar ve savundukları değerler değil miydi vatanı vatan yapan. Anadolu'ya yüzlerce medeniyet sahip oldu, o toprakları vatan bildi. Bu medeniyetler arasında biz de varız. Ve son on asırdır bu bilinci sürdürüyoruz.
Amerika için farklı şeyler söyleme şansım yok. Dünyanın her yerinden köken alan insanlar sözleşmiş sanki bu ütopik memlekete sahip olmak için. Savaşlar atlatıp Britanya'dan bağımsızlıklarını elde etmişler. Devlet sistemlerini, hukuk dinamiklerini inanılmaz sağlam temellere oturtmuşlar. Roma İmparatorluğu'na ve ardıllarına, Venedik, Ceneviz, Floransa gibi güçlü şehir devletlerine ev sahipliği etmiş Avrupa'da yaşanılanlardan ders çıkarmışlar. Eğitim, hukuk, yönetim sistemlerini incelemişler ve kendilerine ait yepyeni bir sistem üretmişler. Temelde ABD'ye kısaca diğer uygarlıkların geçmişte düştüğü çukurların yerinin belirlendiği, yaptıkları hataları yapmamak için derslerin çıkarıldığı sentez sistem diyebiliriz. Bu sistemin asıl sahipleri kendilerine Amerikalılar diyorlar. Benim de bunu yargılama şansımın olduğunu sanmıyorum. Eğer milyonlarca insan bir araya gelip ortak bir karar aldıysa bu karara saygılı olmalısınız, eğer bu karar sizi bir şekilde olumsuz etkiliyorsa bir orta yol bulup önünüze bakmalısınız.
Bu bölümü bitirmeden önce son olarak bu insanların yaşanan onca zulme nasıl sessiz kaldığını merak ediyor olabiliriz. Çok kısa bir örnek veriyim sizlere. İki farklı milletin, adı konusunda karmaşa yaşadığı bir savaş var.Amerikalıların söylemiyle Vietnam Savaşı.Vietnamlılarınkiyle Amerikan Savaşı.
Vietnam Savaşı ya da İkinci Çinhindi Savaşı, Doğu Bloku ülkeleri olan Kuzey Vietnam, Çin ve Sovyetler Birliği ile ABDdestekçisi olan anti-komünist Güney Vietnam ve başta ABD arasında yaşanan savaştır. Kore Savaşı'ndan sonra Soğuk Savaş'ın ikinci sıcak çatışması olmuştur. ABD 1963 yılından 1973 yılına kadar savaşa dahil olmuş ve 60.000 kadar asker kaybetmiştir.
Bu ülkede de anneler çocuklarını savaşa yolladı. Ama bu savaş sınırlarına olan bir tehditten ötürü değildi. Kendilerini dünyanın patronu olarak gören ağır abilerin savaşıydı. Bu annelerin evlatlarının 13.814 kilometre uzaklıkta, dünyanın öteki yarısındaki ülkede ne işleri vardı, sorguladığım ve cevabını bulmaya çalıştığım yegane soru buydu.
Bu ütopik topraklarda şahit olduğum meselelerden biri de şu. Amerikan halkı kitlesel olarak popülist söylemlere boyun eğen bir halk. Medyanın etkisinde kaldıklarını ve bunun da bir zaaf haline geldiğini görüyorum. Bu izlenimler henüz bu aşamada söylenebilecek, arkasında durulabilecek izlenimler değil tabiki. Bana böyle hissettirdi, ben de bu şekilde yazdım.
Ne de olsa yaklaşık bir yıl önce hafızamı yazılarıma aktarmaya başlayıp bu blogu açtığımda böyle söz vermiştim. Ne hissettirdiyse onu yazacağım demiştim. Ön hazırlıksız ve gelişigüzel.
Dünyanın öbür ucundan, başka bir kıtadan selamlar! Bunca yaşanmışlığı bir tarafa bırakıp beni soracak olursanız size işyeri ritüelimden bir kesit aktarıyım.
+How are u doin?, Whats up? How are you today/tonight? (Gün boyunca sayısız insandan bana gelen sorular)
- I'm still alive.
Ya da başka bir kesitten gelsin cevap, bir gün çok yaşlı, koltuk değnekli bir konuğumuzun kolundan tuttum, ona eşlik ettim, buzlu su ikram ederken ''How are you today sir?'' dedim. Gülümsedi ve ekledi ''Better than i deserve, son.''
Everyone deserves better sir, dedim.











Wovv! Çok güzel ve okuyucuyu sıkmayan bir yazı olmuş Mustafa abi. Okurken yaşamış gibi oldum adeta..
YanıtlaSilGreetings from Türkiye(Turkey hindi anlamına geldiği için ben böyle yazdım) :)
Mustafa bey 2. bölüm ne zaman geliyor? Gözümüz yollarda kaldı.
YanıtlaSil